Anasayfa + İç mimari + Ev
Ev
Paris, mon amour!

Amerikalı bir iç mimar, uzun yolculuklar sonunda, Paris’te bir apartman dairesinde mola veriyor. Ona tasarımlarında ilham veren tek şeyse Paris’in kendisi…

Yazar : Zeynep Alpay
İlk aşkı mimarlığa, tasarımını yaptığı, Paris'teki kendine ait apartman dairesiyle dönmüş Sean McEvoy. Yollarda geçirdiği çocukluğu, Türkiye seyahatinden aklında kalan Efes Tapınağı, Truva kalıntıları, Doğu duraklarından Mısır piramitleri ve ardından gelen iç mimarlık eğitimi, Paris'te işlettiği kurabiye dükkanı ve daha birçok hikaye, onun baştan yarattığı bu küçük apartman dairesinde hayat bulmuş.

Paris manzarasına hakim dokuz katlı binanın üst katındaki 4 odalı dairenin eski sahipleri, McEvoy'un sözleriyle ''bu evin kıymetini pek anlayamamışlar.'' Yapının strüktürü birçok olanağa izin verdiği halde, mekanı senelerce, küçük pencerelerle ve birçok işlevsiz ara duvarla kullanmışlar. McEvoy, tüm bunları yok ederek, baştan yarattığı, 100 m2'lik -yani bir hayli küçük olan- dairesinde sadece betonarme kolonları korumuş. Apartman katını, ortağı, metin yazarı Jean-Luc Nivaggioni ve yaşlı köpekleri Jenny ile paylaşan McEvoy evini, ''Bazı insanlara bu kadar küçük bir alanda yaşamak zor gelebilir; fakat ben oldukça dinlendirici buluyorum'', sözleriyle anlatıyor.

Evin tasarımını oldukça sade tutan iç mimar, tavana dokunmayan separatörlerle küp formlu bir hacim yaratarak, banyonun ve giyinme odasının bağımsızlığını ilan etmesini sağlamış. Mutfak, -adeta apartmanın iki ucunu birbirine bağlayan- 5 metre uzunluğundaki, istendiğinde de sürgülü bir kapıyla ayrılabilen, Corian tezgahla tanımlanmış. '2İçeri'' ve ''dışarı'' kavramları arasındaki bariyerleri yıkmayı hedefleyen Sean McEvoy, metal kasalı geniş pencerelerini herhangi bir perdeyle örtme gereği duymamış. Dış terasta kullanılan tik ağacından uzun yer kaplamaları, devamlılığı sağlamak amacıyla, içeride de aynı boyutlarda, fakat bu kez meşe olarak devam etmiş.
Paris manzarasıyla yarışmamak için evin dekorasyonunda ''Zen'' felsefesine gönderme yapan ''boşluğu'' korumak istemiş McEvoy. ''İnsanlar kendilerini eşyalarla çevrelemek istiyorlar, bence öyle yaşamak büyük bir yük'', diyor iç mimar. Konutun yalın diline eşlik eden mobilyalar, McEvoy'un rafine tercihlerini yansıtıyor. Yaşama bölümünde, Pierre Paulin imzalı 1950'lere ait iki sandalye ve Max Bill tasarımı 1949 üretimi kahve sehpası yer alırken, mutfaktaki Jasper Morrison tasarımı, Capellini marka ''Hi-Pod'' sandalyeler ve aydınlatma, bu çizginin başrol oyuncuları olmuş.

Banyoda, taştan tezgaha, vernikli ''okume'' ahşap kaplama dolap kapakları eşlik ediyor. Romano Adolini tasarımı ''Orbis'' model lavabo ise Galassia marka. Yatak odasında, 1950'lerden gelen, fiber-glass camlı, renkli metalden Gabriel Vacher marka sarı bir sandalye ve kontrplak yatak bulunuyor. Okuma lambası ise Paris'teki Porte de Montreuil bit pazarından alınmış.

Sean McEvoy, bir de kendi tasarladığı mobilyaları çevresinde bulundurmayı seviyor. Böceği andıran eskitilmiş kontrplaktan bacaklarıyla yaşama bölümünde yer alan deri kaplı bank, o tasarımlardan biri. Aslında, küçük bir apartman dairesinde yaşayan ve hem çalışma alanı hem de yemek masası isteyen bir müşterisi için tasarladığı, depolamaya izin veren kontrplak masa da McEvoy'un ürünü. Üzerinde ki çalışma lambası, Joe Colombo imzalı ''Spider''.

McEvoy, küçükken kendisine korku veren bu büyük ve ışıltılı şehri, yani Paris'i, evinde adeta baş köşeye oturtmuş. Alınmış veya tasarlanmış tüm bu ürünler, evin sade mimarisiyle birleşince, ortaya Sean McEvoy'un iç dünyasını yansıtan bir apartman dairesi çıkmış.

ARA